İlk Eğitim

   
 


 

 

Ziyaretçi defteri

İletişim

Diğer Sitelerim

Güney Kafkasça

Güney Kafkasya Resimler

Kayadibi Köyü

Kayadibi Şiirleri

VELAT YAYLASI (Notlar)

VELAT YAYLASI (Fotoğraflar)

İlk Eğitim

Kimya Sözlüğü

HİDROLİK SANTRALLAR

Facebook Tartışmalarından (TOPLULUK)

ARTEMİS TARTIŞMASI

Facebook Tartışmalarından: TÜRK NEDİR

Divan Şiiri

TEHCİR (facebook tartışması)

Facebook Tartışmalarından: (TAŞLAMA)

Facebook tartışmalarından: NAZIM HİKMET

KARL MARKS ve KOMİNİSTLİK (Facebook tartışması)

BARBAR (Facebook Tartışması)

Türtk'lerde Aile Bağı (Facebook tartışması)

MESNEVİ (Facebook Tartışması)

İrno ile Tirno

 


     
 

BEŞ YAŞI NA KADAR YAŞAMA DAİR ÖĞRENDİKLERİM

                    
 

                       Yer: Şavşat Kayadibi Köyü

                        Eğitmen: Ninem Efruz Yıldız

                        Zaman:1960 öncesi 1950’nin son ylları.

Efruz'un anlamı aydınlatan demektir. Yazıyı okursaniz hiç okula gitmediği, okuma yazması olmadığı halde o yaştaki torununu nasıl aydınlattiğını görecek, sizde aydınlanacaksınız.

 

       MÜHENDİSLİK DERSİ:  < < Dudu kuşu yutacağı kemiği kırk defa ölçer, biçer ondan sonra yutar oğulcan derdi.>> Bu cumle beynimin bir köşesinde öyle bir yer etmiştiki: İlk alet kulanmaya ve birşeyler yapmaya çalıştığım da hep ölçü aleti kullanmaya öncelik verdım. Düşünüyorumda: Mühendislik eğitiminde verilen şey; ölçü aletlerini kulamayı öğretmek, buradan alınan değerleri hesaplarda kullanmaktan başka bir şey değildir. Elde edilen sonuçlar kağıt üzerine çizilen resimlere aktarılır bunların üzerinde enine boyuna çalışılır. Gerekli eklemeler çıkartmalar yapılır.Yani “kırk defa ölçülür.” Buna da proje denir. Bu işlem bittikten sonra yapılacak işe başlanır. Yanı “biçim işlemi başlar.” Finans kaynakları bulunup gerekli malzemeler tedarik edilince biçim (kesme doğrama) yapılıp daha sonrada yutulur. Yani İşe başlanır. En son olarakta yapılacak iş sonuçlanır. Bu iş bir terzi içinde boyledır. Bir inşaat mühendisi, bir makina müh. bir kimya müh. vs. … bütün mühendisler için boyledir.

         İnsanın tarifini yaparken “İnsan alet kullanan hayvandır.“ denir. Buradan giderek bende Diyorumki; Mühendis: Ölçü aleti kullanan insandır. Ölçü aleti kullamayıp göz kararını kullana rak iş yapan insandan mühendis olmaz. Böyle bir insan hiçbir teknik gelişme sağlayamaz. Her mühendislik te olçu aletleri oldukça farklıdır. Bunların nekadar çoğunu kulanıyorsan o kadar çeşitli konularda mühendissin demektir. Her mühedisin kişiliğini gösteren belirli ölçü aletleri vardır. İnşaat müh.: deka metre, metre kullanır. Makine müh.: santimetre, milimetre kulanır. Kimya müh.: mikron, ankstron kulanır. Fakat ençok kullandığı alet “pH metre” dır.Elektirik müh. dığer aletlerin yanında en çok “AOV metre” kulanır. Makina müh. kumpas kullanır. Bu örnekler çoğaltılabilir

.         Sozün kısası nekadar çok çeşit alet kullanıyorsanız, o kadar çok insanlaşıyosunuz demektır. Tabii bunların başında da ilk adım çatal bıçak kaşık kullanmakla başlar.Aynı mantıkla gidilirsek. Nekadar çok çeşit ölçü aleti kullanıyorsanız ve ne sıklıkta kulanıyosanız okadar çok çeşit ve okadar sureyle mühedislik yapıyorsunuz demektir.

           Dudu kuşu: 1.(farsça tuti) papağan, 2. Dudu: yaşlı ermeni kadını, 3.Dudu dilli:çok konuşan.

 

          İKTİSAT DERSİ: <<Hesapsız kasabın elinde bir kuru masat kalmış.>>

          Masat: Yaklaşık 15 veya 20 santimetre boyunda, 5 cm. genişliğinde, 2.5 cm. kalınlığında boydan boya ortası şişman elipsoyit yapıda sert bileme taşı. Genellikle bıçak ve tırpanların ağzının iki yüzüne boydan boya ardışık hızlı hızlı sürülerek bileme yapılır. Bunada masat çekme denir. Bir çeşit gösteri (show) şeklidir.

          Düşünelim bir kere cümle okadar açıkki: İktisat ilminden nasibini almayan kasap tek üretim aleti olan bıçağınıda biliye biliye yok etmış, geriye daha az aşınabilen bileme taşı (masat) kalmış. Yani sermayeyi tüketmiş. Girişeceğiniz her işin hesabını iyi yapmalısız. Gelir gider defterini tutmalısınız. Eğer bir iş kar getirmiyorsa sonunda elinizde bir kuru masat kalır. Bütçesini denk tutmayan hiçbir yonetici daha uzun süre görevde kalamaz.

 

          TİCARET DERSİ: <<Al kapıda, sat kapıda işin yoksa yat kapıda.>>

           Bu düşunce her zaman uygun olmasa bile ki müşteriye bağlıdır. Kapıda müşteri bulmak okadar kolay değildir. Ticarette maliyetin düşmesini sağladığı gibi, satış garantisini sağlar sıkıntıyı azaltır. Daha az başın ağırır.

 

          ASTRONOMİ DERSİ:<<Bu Ay’ı benim oğlumda göruyor.>>

          1950’li yıların sonuna doğruydu. Güzel bir yaz akşamı evin önünde ailece hep birlikteoturuyorduk. Aramızda sadece babam yoktu. Gök yüzü açık yıldızlarla kaplıydı. Ay büyük ihtişamıyla yeryüzünü aydınlatıyordu. O yıllarda köyde elektrik olmadığından bu güzelliği bozan hiçbir şey yoktu. Babamı askere gittiğinden beri uzun suredir görmemiştik. Ninem aya bakarak özlem gideriyordu. “Bu Ay’ı oğlumda gorüyor.” dedi. Nine Ankara çok uzak değilmi buradaki Ay’ı babam nasıl görür dedim. <<Oğulcan burada sandığın ay bizden okadar uzaktadır ki onu dunyanın her yerinden bütün insanlar görür. Eğer oğlum nobette ise bu anda odabenim gibi aya bakıyordur. İkimizde aynı anda aynı seyi görüyoruz.>>

         Bu ifade bana dunya ve evren hakkında ilk bilgiyi kazandırmıştı.

 

         TAASUB DERSİ: <<Onlar gavur harfleridir onlarla dua yazılmaz.>>

          1961 yılının sonbaharıydı o son bahar ilk okula başlamış aile dışı eğitimin ilk derslerini alıyordum. Yine o yıl demokrat parti kapatılmış. Adnan Menderes asılmış. Yeni anayasa kabul edilmişti. Elektrik olmadığından oturduğumuz odayı 5 numara gaz lanbasıyla aydınlatıyorduk. Işık yetersiz olduğundan, ben lambanın önüne geçip kitabımı ayakta ancak okuyabiliyordum. Lanba ocak başında karyolaya çıkınca boyumun ancak yetişebileceği bir seviyede duvara asılıydı. Kitabı lanbanın önüne tutunca bütün oda karanlığa boğuluyordu. Ninem sık sık  <Oğlum karanlık etme.Oku oku ğeddat’mı olacaksın.> derdı.Bu arapça kelimenin anlamını yıllar sonra lisede sanat tarihi okurken öğrendim. Ninem benim hattat olamıyacağımı sanıyormuş.

              Yine o günlerde ninem namazda okunan sürelerin arapçalarını sözlü öğretmeye çalışıyordu. Anlam veremediğim dilimin dönmediği bu sozcükleri öğrenmede zorlandığım içindirki, nine sen söyle ben yazayım, daha sonra ezberlerim dedim. Ninem hemen karşı çıktı. <<Oğlum onlar gavur harfleridir onlarla dua yazılmaz.>> dedi.

              Oysaki Demokrat pati iktidari öncesi ezan dahi türkçe okunuyordu. DP herşeyi arapçaya döndürdü. Ben o yaşta her sözüne inandığım ninemin bu taasubune (gerici davranışına) karşı çıktım. Ona duanın da latin harfleriyle yazılabileceğini gösterdim. Bu sayede duaları enkısa sürede ezberleyip ninemi hayretler içerisinde bıraktım. Aşırı merakım beni arapça harflerle okuma yazma öğretmeye yoneltti ve eski osmanlıca eserleri orjinallerinden okumamı sağladı. İşte bu merak zihnime o gün kazındı.

 

               GÜNDÖNÜMÜ DERSİ: <<Oğul bu gün yaza girdik.>>

                Karlı ve soğuk bır aralık ayında idik. Odun sobası gürül gürül yanıyor ahşap ev zorakı ısınıyordu. Ninem ‘Oğul bu gün yaza girdik’ dedi. Ben nine bu kışta kıyamette neyin yazından bahsedıyorsun dedim.

                -<<Bu güne gündönümü denir. Bu gün yılın en kısa gündüzü, en uzun gecesidir. Bu günden sora her gün günler azar azar uzuyacak adım adım yaza doğru gideceyiz.>> Tahminen o gün 21 aralık olmalı. Ninemin sözü o gün beni hayretler içinde bırakmıştı.   

 

                

               ÇEVRE DERSİ:<<Elini yüzünü yıkarken yüzüne sabun sürme.>>

             -Neden?

               -Çünkü sabun cildini bozar.

               -Yüzümü nasıl yıkamalıyım?

               -Ellerini sabunla iyice yıka durula, sonra yüzünü sadece su ile yıka. Ellerini tekrar 

sabunla yıka durula, tekrar yüzünü su ile yıka. Bunu birkaç sefer tekraret. Yüzündeki kir ve yağlar eline bulaşacak. Onları sabunla uzaklaştıracaksın.

                Yukarıdaki tartışmaya bugün kimyacı gözüyle baktığımda; nekadar doğru olduğunu daha iyi anlıyorum. Kimyasal maddelerin bizi ve çevremizi nekadar etkilediği herkes tarafından bilinmektedir. Yukarıdaki düşüncenin doğruluğunu şu şekilde irdeliyebiliriz ki ninem bunu bir ömür harcayarak öğrenmişti:

                   Bu gün bile sabunlar alkali (bazik) yapıdadır. Bunu herhangi bir kişi PH kağıdı ile kontroledebilir. Alkalilerinde cildi tahriş ettiği bilinmektedir. Diyer yönden insanlar daha çok güzel gorünmek için yüzlerine yağlı kıremler sürerler. Bu şekilde güzelde görünürler. Bunun bilimsel açıklaması şöyledır: Yağli kıremler içerisindeki maddelerden ve yağdan dolayı cildi rütübetli tutar. Homeros’un ‘’İlyada’sını’’ okurken orada bir şey dikkatimi çekti . Savaşçı erkekleri kadınlar yıkar temizler. Sonrada yağlarlarmış. Demekki insanlar ta antik çağdan beri bu işin farkındalar. Sıcak havalarda yüzümüzü yıkayıp ferahlamak isteriz. Bu kuruyan yüzümüzü rütübetlendirme isteğidir. Cilt kendi yağını kendisi üretir. Eğer siz onu sık sık sabunla yıkayıp uzaklaştırırsanız. Cilt dış etkenlere karşi kendini karuyamaz uzerine gelen kimyasallar tarafından tahriş olur ve bozulur. Erken yaşlı görünürsünüz.                                                            

                  Son zamanlarda sıvı sabun adı altında temizlik malmalzemeleri çıktı. İnsanlar bunlari süslü otomatk çalışan, düymesina bastıkça bir miktar malzeme veren kaplara koyarak lavobalarının bir köşesine yerleştirip, elini yüzünü yıkamada kullanmaktadırlar.

                  Sabunlar büyük moleküllü bitkisel ve hayvasal yağ asitlerinin alkalilerle esterleşmesi sonucu elde edilirler. İki çeşittirler. Sert sabunlar, yumuşak sabunlar. Alkali olarak sodyum hidroksit (kostik) kullanılırsa setr sabun. Potasyum hidroksit (potas kostik) kullanılırsa yumusak sabun (arap sabunu) elde edilir. Sıvı sabun diye bir şey yoktur. Sıvı sabun dedikleri deterjan türü şeylerdır. Menşeyide petroldur. Yüzeyaktif maddesi çok kuvvetlilidir. Çamaşır ve bulaşıkları çok iyi yikar. Yağ diye birşey bırakmaz. Eğer ciltte kullanılırsa cildin bütün yağını alır cilt kupkuru kalır, sertleşir çatlar. Mikroplara açık hale gelir. Çıplak elle bulaşık yıkıyan kadınlar sık sık ellerinin sertleştiğinden şikayet eder. Doğrudur. Sıvı sabun dedikleri malzemeyle ellerini yıkıyanların elleride sertleşir. Şanpuanlarda deterjan türü şeylerdir. Sabunların aksine nötürdürler. Saçlar yıkanabilir fakat cildin çıplak yeleri yıkanmaz. Deterjan etkisi gösterir.

                    Banyo yaparken sabun kullanılmalı. Sabunlarda az birmiktar sabunlaşmamış yağlarda vardır. Cildi tamamen kurutmaz. Banyo sonrası hemen elbise giyildiğinden cilt atmosfere açık olmaz ve kurumaz. Cilt gereken yağı yeniden üretır. Yani yüz gibi değildir.

                     Bütün otellerde şanpuan yanında sabunda bulunur. Antalya da 4 yıldızlı bir ötelde kalırken  baktım banyoya sabun yerine sıvı sabun dedikleri şeyden koymuşlar. Yöneticiyi çağırıp gerekli izahatı yaptıktan sora sabunla deyiştirttim. Dünyanın başka bir yerınde de böyle birşeye raslamadım.

                     55 yaşındayım ninemin yukarıdaki tavsiyesine halen riyayet etmekteyim. Hiçbir zararını görmedim. Darısı sizin başınıza.

               

                   HİJYEN DERSİ:<<Eline yiyecek bir şey almadan önce ellerini yıka.>>

                   Beş yaşında zihnime kazılan bu uyarı halen beni yönetmektedir. Sabah kalkınca elimi yüzümü yıkadığım halde kahvaltıya oturmadan önce ellerimi tekrar yıkarım. Ortaokul üçüncü sınıfına devam ediyordum o yıl kasabaya 5 km uzakta olan Samcel (Söğütlü köyü) de halamlarin (teyze) yanında kalıyordum. Ninem öldüğü yıl ortaokula başlamıştım. Yani öleli üç yıl olmuştu. Güneşli bir son bahar sabahıydı halamın sesiyle uyandım. Karşimda duruyor. Elinde orta boy bir bakır sahan tutuyordu. Sahanın kalayları aşınmış yer yer kırmızı bakırları parlayan dış yüzeyi görünüyordu. İçindekini görmek için yataktan doğruldum. Uyku mahmurluğu içınde bir taraftan ellerimle gözlerimi ovuyordum. Halam sahanı elime uzattı. Bir elimle tabağı yakaladığım da bal işaret parmağima bulaştı. Tabağı diyer elime alırken halam;                                                                 

-         Ye sana bal getirdim.

-          Hala daha elimi yüzümü yıkamadım.

-         Ye bir şey  olmaz dedi.

                   Gayrı itiyari korkarak bal bulaşmış işaret parmağımı ağzıma goturdüm. Çok tatlı birşeydi. İlk defa bal yiyordum. İlk defada ellerimi yıkamadan bir şey yiyordum. Sahandaki balı parmaklıyark bitirdim. Boşuna dememişler: <Bal tutan parmak yalar > diye.

                    -Hala nereden buldun bu balı? Diye sordum.

                    -İskender Ağa kör kovanı açtı. Herkes yedi bunuda sana ayırdım.

                     Sahanda 150 yada 200 gr. bal ya vardı ya yoktu. Kor kovanı görmüştüm. Babamın amcası Hafız (kıti) dedenin küçük ahırının yanında kümesin üzerinde, ön tarafı gübreliğe bakan küçük bir delikten içine arıların girip çıktığı, ortadan yarılıp içerisi oyulduktan sonra üstüüste konan 1.5 m boyunda yaklaşık 40 cm çapında bir ağaç kütüğünden ibaretti. Ama balı ilk defa görüyordum yerkende bir taraftan-ellerimi yıkamadığım içın- hasta olacağım diye korkuyordum. Balı bitirince yataktan çıkıp aceleyle çabucak elimi yüzümü yıkadım. O günlerde hasta olmadım. El yıkama kuralınıda bir daha hiç bozmadım.

                      Yılar sonra gıda sektöründe çalışırken, işletme içi eğtim sırasında öğrendim. %20 den fazla şeker içeren gıdalarda mikroorganizma yaşamaz. Çatlar ölür.O nedenle bal, reçel, şeker gibi gıda maddeleri açıkta durdukları halde bozulmaz.Görüyormusunuz şekerı o kadar seven şekerli gıdaları ekşiten kokutan, sütten süt asidi, üzümden alkol (şarap) üreten mikroplar aşırı şekerden ölüyorlar. O gün halam <Ye bir şey olmaz> derken insanların yıllarca edindiği tecrubeye –bu kuralı bilmeden- dayanıyordu. Gerçektende bana bir şey olmamıştı.

                     Yine işletmede karlı bir kış gününde İsveçli bize süt dolum makınası satan şirketin bir elemanıyla makine monte ediyorduk. Öğlen saatinde yemekhaneye gitmek için dışarı çıktık etraf  karlı çok soğuktu, arkadaşın elleri çalışmada lekelenmişti. Ellerini yıkamıyacakmısın dedim. Once bir yeltendi. Sonra cepinden çıkardıği kirli bir bezle iyice sildi. Sonra da gidip yemek yedi. Bir avrupalının kirli elle yemek yemesi çok acayıbıma gitmişti. Düşününce onada hak verdim. İsveç gibi kuzey kutbunda bir ulkede ıslak elle dışarı çıkması ona daha çok zarar verecek, elleri soğuktan çatlayacak yara olacak çalışmasını engelleyecekti. Oysaki o soğuk ülkede ,o soğukta hiçbir mikrop faaliyet göstermezdi. Onlarda bunu tecrube edinmişti. 

                    Aynı firmanın eğitim dairesinden bize İstanbul üniversitesinde eğtim veren  karı koca iki profesörden (İsveç’te üniversite öğretim üyesi, firmanın danışmanları) bayan olanı; her öğrencinin önce yıkanmamış elerini, sonra yıkanmış ellerini petri kaplarındaki besiyerine dodokundurarak ekim yaptı. Ben ellerimi sabunla yıkadıktan sonra musluğuda başkasına kapattırarak hiçbir şeye dokunmadan gelip besiyerine dokundum. Ertesi gün besiyerlerini incelerken entemiz benim ellerim çikti. Çünkü diğerleri ellerini yıkadıktan sonra birşeylere dokunmuşlardi once musluğu kapamışlar sonra kapıyı kapamışlar, ellerini bir şeylerle kurulamişlar.

                   O gün petrileri incelerken büyük heyecan duymuştum. Ellerimi yıkamadan dokunduğum petri kabının yüzeyi çoğalan mikrop kolonileriyle tamamen kaplanmıştı. Ellerimi yıkadıktan sonra dokunduğum petri kabının yüzeyinde ise ötede beride birkaç nokta büyüklüğünde oluşmuş mikrorgnizma kolonisi görünüyordu. Buda gösteriyoki mikropları ellerimizi yikamakla tamamen yok edmiyoruz sadece azaltabiliyoruz. O gün ninemin haklılığını gerçekten gözlerimle görmüştüm.

                    Petri kabı:10 cm çapında 2 cm yüksekliğinde dik kenarlı ısıya dayanıklı camdan yapılmış dairesel, içerisine mikroların beslenip çoğalarak renkli veya şekilsel belırtiler meydana getirdikleri çeşitli maddeler konan kab. Bu kaplara besiyerleri kondüktan sonra gıdalar veya herhangi bir şeyin yüzeyinden saf suya batırılmış ince bir pilatin telle nümüne alınıp hijyenik ortamda ekim yapılır. Daha sonra şüphelenilen mikroba göre sıcaklığı ayarlanmış olan yaklaşık 32 0C inkibasyon sıcaklığı (Mikropların çoğalabilecekleri en iyi ortam sıcaklığı) sağlayan inkibatör denen fırınlara konulur. Ertesi gün çoğalan mikroplar incelenir.

 

                  İRADE DERSİ: <<Yusuf ağa derdiki: Az yedim az yedim. Çok yedim çok yedim.>>

                 Bir gün yemek yerken, yemeğin sonuna doğru: <<Oğul yeme işi kişinin iradesine bağlı olmalı ‘’Yusuf Ağa derdiki: Az yedim az yedim. Çok yedim çok yedim.’’ Yeme isteği seni kendine mahküm etmemeli. Tıkabasa yemek her zaman ınsanı rahatsız eder. Tok karınla uyursan kabüslar görürsün. Her zaman sofradan mide de biraz boşluk bırakıp kalkmak lazım. İradeni kulanır erken kalkarsan ayakta miden sıkışacağı için kendini ac hissetmezsin. Oturduğun yerde miden yayılacağından tıkabasa mideyi doldurana kadar yeme isteği duyarsın.>>

                   Ninemin Yusuf Ağa dediği kişi komşumuz Malakan Mehmed’ın babasıydı. Sol kolu dirsekten kesikti. Bu nedenle kendine ‘Tak Yusuf’derlerdi. Hayata dort elle sarılan insanlar yanında o üçbuçuk elle daha sıkı sarılır, yarım kolla bütün işlerini kendi yapardı. Çocukken onu birbuçuk kolla tek başına tırpanla  çayır biçerken gördüm. Tırpanın natının (sapının) orta yerindeki el tutacağını sağ eliyle tutmuş, natın uc kısmını dirsekten sonrası olmayan sol koluna dayamış, farkedemedim belkide bağlamış, tırpanı salayıp meşenin dibinde çayır biçiyordu. Bu bana ınsandaki irade ve azim gücünü gösterdi. Bu adamın kolu kanser nedeniyle kesilmiş, ama adam kanserden ölmedi. Yaşlanarak öldü. Babamin amcası Ali Dede kanserden öldü iradesine hakim olamazdı. Felaket sıgara içerdi. Yine çocuktum. Ali Dede bizim harmana geldi. Çarşıya giden yol buradan daha iyi görünüyordu. Çarşıya sıgara ısmarlamış. Sıgara getirecek adamı bekliyor, bir taraftan aşaği doğru yolu gözlüyor, diğer taratan ayaklarıyla tepiniyor hemde volta atıyor. Sıgara sıkmış bir türlü yerinde duramıyordu. <<Hala gelmedi. Hala gelmedi…>> diye soyleniyordu. Ben dedemi görmedim. 36 yaşında ölmüş oda çok sıgara içermiş. Derlerki bir paket sıgaraya malzemesi kendinden bir kızak yaparmış. Annem <<Ben gelin geldiğımde halen bostanda tütün fideleri vardı. nineniz dedenizin masrafını karşılamak için ekmiş. Babanız sıgara içmesin diye ben yolup attım>> dedi.

                   Gıda sektörüde çalıştığım için her taraf gıda madesi doluydu. Çalışanlar için yenilen içilen şeyler ücretsizdi. Şirket olarakta ‘insanların önce karnı doyurulmalı sonra ondan iş istenmeli’ felsefesi ön pilanda idi.İşçiler evlerinde yiyemiyeceği yemeğı şirkette yemeliydi.Yemekler üç çeşit çıkardı. Son zamanlarda dört çeşit çıkmaya başladı. Yemek yedikten sonra boş kapların tepsilerinin bırakıldığı çıkış kapısı yanında duvarda tepsinin sığabıleceğı bır delik vardı. Deliğin uzerinde bır sac parçasına büyük harflerle kırmızı renkli tepsiyi bırakırken insanın gözünün içine giren şu yazı yazıyordu: ’İŞYERI YUVANIZDIR ONA DAİMA SAYGILI DAVRANIN.’ Karnı doyan insana böyle birşeyi hatırlatmak anlamlıydı. Gerçekten insana da bu işyerinde saygı duyulurdu. Başka işyerlerinde içerisi kase şeklinde preslenmiş tabildot tepsileriyle yemek verildiği halde, bu iş yerinde porselen tabaklarla verirlerdi. Burada insanlar evdeki lükslerinin daha iyisini görmeliydiler. Yemeklerde, çalışan işçiyi doyuracak kadar yeterliydi. İşçi yönetici aynı yemekhanede aynı yemeğı yerdi. İnsanlar arasında fark gözetilmezdi.

                   İşe girdiğim ilk yıllarda sabah evde kahvaltı yapar sonra, işyerine gidince büyük bardak süt içerdim. Susadığımda su yerine ayran veya meyvesuyu içerdim. Yukarıda belirttiğim gibi hepsi ücretsizdi. İlk zamanlar fabrika içinde koşturduğumuz için, yediğimiz içtiğimizi yakardık. Bir süre sonra kilo almaya başladım. Ninemin söylediği Yusuf ağanın sözü aklıma geldi. Sabah evde kahvaltı yapmayı bıraktım. İş yerine gelince sütü su bardağından çay bardağına düşürdüm. Meyve suyu yerine su içmeye başladım. Kahvaltı yerine her sabah bir çay bardağı sıcak süt içtim. Öğlende, bedenen çalışan işçilerin yediği yemeğin yarısını alıyordum. Bu şekilde günde üç öyün yemek yiyen vucudu iki öyün yemek yemeye alıştırdım. Birdaha kilo sorunu olmadı. Ben bu şekilde kendime dikkat ederken, dayımın ortanca orman mühendisi oğlu Kemalpaşaya tayın yaptırmıştı. Kardeşım orada oturduğundan bir gün yanlarına gittim. Uzun yıllar dayımın oğlunu görmemiştım. Kendiside karısıda yaşları çok küçük olmasına rağmen aşırı şişmanlamıştı. Şişmanlığın iyi olmadığını, ben bunun nasıl önüne geçtiğimi anlattım. Daha sonra kendileriyle karşılaştığımda, yemek yerken az yemeye çalıştığını, zayıflamak için sabahları koştuğunu gördüm.

          Onun büyük kardeşi de orman mühendisidir. Yusufelinde çalışıyordu. Yıllar sonra Bandırmaya beni görmeye geldi. O daha çok şişmandı. Aynı şeyleri onada anlattım. Verdiği cevap. << Dana eti olsa yemezmisin?>> idi. Kurudum kaldım. Ağzım açık kaldı. Üniversite mezunu adama hiçbir şey verememiştim. Gayrı ihtiyarı  ‘yemem’ diye sorusunu cevapladım. Dana etini bu kadar kolay nasıl bulduğunu bilemiyorum. Sağliklı beslenmek için, herkes ekolojik gıdalarla beslenmeye çalıştıkları halde, şimdi de onlar zayıflamak için, kansorojen olup olmadığı henüz belli olmayan amerikan malı suni mamalarla besleniyorlar.
           
Eğer mideyi az yemeye alıştırırsanız, oda küçülüp kısa sürede az yemeyle doyuyor. Sizde rahat ediyorsunuz. Her şey iradenize bağlı.                                                                                                                                                                                                                                                                        

 

                      Yazan: Nurdem Yıldız

                       Emekli Kimya Müh.

                       30 Kasım 2007

 

 

 

 
 

Bugün 9 ziyaretçi (10 klik) kişi burdaydı!